Mızıka-yı (Musika-ı) Humayun ve Cumhuriyet Dönemi

0
2044
Mızıka Yı Musika ı Humayun Ve Cumhuriyet Dönemi Askeri Bando MuzıkaMızıka Yı Hümayun Abdulaziz Ordusu Musika I Hümayun 2
Mızıkayı Musika ı Humayun Ve Cumhuriyet Dönemi Askeri Bando Muzıka-ı Hümayun Musikai Hümayun

Çok eskiden başlayarak orduların kendilerine uygun müzikleri ve simgeleri olmuştur. Eski Roma atlılarının trompetleri, piyadelerinin ise kornoları vardı. Ortaçağda, Avrupa’da belli başlı her kentin bir bandosu vardı. Bunlar önemli günlerde ve törenlerde çalarlardı. Kendilerine güvence sağlamak için loncalar biçiminde örgütlenen bu topluluklar, bir araya gelmiş gezgin müzisyenlerden oluşurdu. İngiltere’deki ilk kent bandoları, geceleri saat başlarını duyurmak için obua ve benzeri çalgılar çalarak dolaşan bekçiler tarafından kuruldu. İlk ordu bandolarını, askeri birliklerin yanı sıra gezgin sivil çalgıcılar başlattı. Sonraları alaylar kendi bandolarını kurdular.

MUSİKA-İ HUMAYUN VE CUMHURİYET DÖNEMİ:

Türklerde askeri müziğin tarihinin M.Ö. IV. yüzyıla kadar geriye gittiği sanılır. Eski Türklerde davul ve sancak, egemenliğin simgelerinden sayılırdı. Selçuklular ile Osmanlılarda, devletin ve ordunun mehterhane isminde resmi müzik toplulukları olmakla beraber Mehterhane çalgıcıları askeri disiplinle yetiştirilirdi. Bu mehterhaneler çağdaş Türk bandosunu öncüsü kabul edilebilir. Osmanlılarda ilk mehterhane Fatih Sultan Mehmet zamanında kurulmuştur. Özellikle 18. yüzyılda mehter müziği büyük davul ve zil gibi çalgıların çıkardıkları ses ve vuruşlarla olduğu kadar, ezgisel olarak Avrupa bandolarını bile etkilemiştir. II. Mahmut döneminde, 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla mehterhaneler önemini yitirmiş, günümüzdeki bandoların temeli atılmıştır.

18. yy.lın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda modernleşme süreci başlamış birçok alanda yenilikler yapılmıştır. Bu hareketlenme ilk olarak III. Selim ile başlamış, III. Selim’in Nizam-ı Cedit adlı yeni bir ordu kurmasıyla, bu sürece ne kadar önem verdiğini göstermiştir.

Asıl konumuz olan bando; II. Mahmut zamanında kurulmuş ve başına Fransız Mr. Manguel getirilmiştir. Fakat kısa süre içerisinde Mr. Manguel’in bu yeni yapılanmayı başaramayacağı düşüncesi hâsıl olmuş ve elçilikler vesilesiyle yeni bir şef arayışı içerisine girilmiştir. Bu arayışlar neticesinde o dönemin bandolar konusunda en ileri ülkesinin İtalya olduğu anlaşılmış ve İtalya’dan ünlü opera bestecisi Gaetano DONİZETTİ’nin ağabeyi Giuseppe DONİZETTİ’nin getirilmesine karar verilmiştir.

1828 yılında İstanbul’a gelen Donizetti, toplam yirmi sekiz yıl gibi uzun bir zaman Osmanlı emrinde çalışmış bando müziğinin oluşturulması ve yerleşmesinde çok önemli hizmetler vermiştir.

Donizetti; hizmet süresince daha çok batı usulü nota ve enstrüman yapısını öğrencilere öğretmiş daha sonra bando müziği alanında Osmanlı’nın ilk örneklerini

vermiştir. Bu örnekler hep askeri marş alanında olmuş büyük eserler vermek ya da halk ezgileri ile meşgul olmak yolunu seçmemiştir. Bunun sebepleri arasında; hem yeni kurulan bir bandonun imkân ve kabiliyetlerini zorlamak istemediğinden hem de dönem itibariyle saray etrafında rağbet gören müzik eserleri icra ettirmesini sayabiliriz. Donizetti’nin ünlü eserleri arasında II. Mahmut’a ithafen yaptığı Mahmudiye Marşı ve Sultan Abdülmecit’e ithafen yaptığı Mecidiye Marşı’nı gösterebiliriz.

Ayrıca bu tür çalışmalar yapılırken o dönemde; bu icracı kadrosunu yetiştirecek bir okula ihtiyaç duyuldu. 1831 yılında bu ihtiyacı karşılamak için Musika-i Humayun isimli bir okul kuruldu.

1839 yılına kadar tahtta kalan II. Mahmut’tan sonra yerine Sultan Abdülmecit geçmiştir ve bu sıralar Bando şefi yine Donizetti’dir. Abdülmecit döneminden sonra Abdülaziz devri gelir ki; bu dönemde de önemli işler yapılmıştır. Abdülmecit zamanında vefat eden Giuseppe Donizetti’nin yerine; dönemin Beyoğlu “Naum Tiyatrosu”nda orkestra şefliği yapan Callisto Guatelli getirilmiştir. Guatelli; Abdülmecit, Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamit gibi Osmanlı’nın son padişahlarından bir kısmıyla çalışmıştır.

Konumuz itibariyle Guatelli’nin önemi ayrıdır. Çünkü Guatelli, halk ezgileri ve motiflerini kullanarak ilk defa eser veren ve düzenleme yapan şeftir. Guatelli’nin bu özelliğinin sebebi; İtalyan opera ekolunu bilmesinin yanında tiyatro salonlarında kumpanya tertipleyip yönettiği için halkın hangi müzikleri beğenip beğenmeyeceğini çok iyi bilmesidir. Çok iyi bir eğitimi olmayan Guatelli, daha çok alaylı diyebileceğimiz bir müzisyen olup, uygulamadaki üstün kabiliyeti sebebiyle orkestra şefliğine kadar yükselmiştir.

Mızıka Yı Musika ı Humayun Ve Cumhuriyet Dönemi Askeri Bando MuzıkaMızıka Yı Hümayun Abdulaziz Ordusu Musika I Hümayun 2
Mızıka Yı Musika ı Humayun Ve Cumhuriyet Dönemi Askeri Bando MuzıkaMızıka Yı Hümayun Abdulaziz Ordusu Musika I Hümayun 2

Guatelli; milli ezgilerden yola çıkarak beste yapma ve milli marşlar besteleme fikrini de öğrencilerine yansıtmıştır. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki; dönemin padişahı Abdülaziz Mısır’a ziyareti sonrası bütün bandoların halka açılmasını istemiş ve bu tarihten sonra (1864) bando teşkilatıyla daha yakından ilgilenmeye başlamıştır.

Guatelli yerel ezgilerden yola çıkarak makamsal ve melodik motifler kullanmış, halkın rahatlıkla algılayabileceği türde eserler vermiştir. Bunlara “Şark Uvertürü”, “Osmaniye Marşı” ve “Şefkat Marşı”nı örnek verebiliriz.

Daha sonra bu saray bandosunun başına Mehmet Ali Bey getirilmiştir. Mehmet Ali Bey Musika-i Humayun’un ilk Türk bando şefidir. Eserleri arasında en meşhuru Plevne Marşı’dır.(1)

Mehmet Ali Bey’den sonra sırasıyla Saffet Atabinen, Zati Arca, Zeki Üngör, Veli Kanık, İhsan Künçer gibi isimler bando şefliği yapmışlardır. Bu dönemlerde bando adına bir folklor ya da halk müziklerinin etkilerini görebilmemiz mümkün değildir. O dönemde Tepebaşı ve Taksim meydanlarına her yıl İtalya’dan bandolar getirtilmesi adet olmuştu. Ancak savaş döneminde yurt dışından bando getirilmesi mümkün olmadığından bu iki meydan Musika-i Humayun Bandosu ve Ertuğrul Mızıkası tarafından adeta kapılmış ve bu bandolar halk konserleri vermeye başlamışlardır. Bu iki bando arasında kıyasıya bir müzik rekabeti meydana gelmiştir. Çaldıkları eserler; genellikle batı tarzında olan, klasik batı müziği repertuarına ait eserlerdi. Yukarıda saydığımız isimlerden özellikle İhsan Künçer’den biraz söz etmek yerinde olabilir.

İhsan Künçer; müzik eğitimine Musika-i Humayun’da başlamış daha sonra meslekteki ilgi ve başarısı fark edilerek dönemin askeri müzik konusunda en ileri ülkesi kabul edilen Fransa’ya gönderilmiştir. Fransa’da hem şeflik hem öğretmenlik eğitimi alarak yurda dönmüştür. 1924 yılında Riyaseticumhur Musiki Heyeti ismini alan Musika-i Humayun bandosu İstanbul’dan Ankara’ya nakledilmiştir. İhsan Künçer bu orkestranın şefliğini yaparak “Mızıka Orta Okulu” isminde bir askeri müzik okulunu kurmuş, daha sonra bu okul liseye çevrilmiştir.(1) İhsan Künçer’in çeşitli düzenlemeleri halen günümüzde geçerliliğini korumakta ve bandolarda seslendirilmektedir. Bunların arasında en çok bilineni, Ulvi Cemal ERKİN’in senfonik orkestraya düzenlemesi olan  “Köçekçeler” isimli orkestra süitini bando çalgı aletlerine uyarlamasıdır. Hatta bu düzenleme; kimi müzisyenler tarafından, orkestraya melodi paylaşımı anlamında orijinalinden daha başarılı bulunmuştur. Bu konuya tekrar dönmek koşuluyla; aynı dönemde bandolardaki folklor etkilerini incelemek anlamında önemli yeri olan alay bandolarından bahsetmeden geçemeyiz.

ALAY BANDOLARI:

Yurt topraklarına ilk bandonun girmesiyle ve özellikle Donizetti ve Guatelli’nin yetiştirdiği öğrencilerin büyük emeğiyle askeri bandolar İstanbul’un farklı yerlerine ve daha sonra yurt geneline yayılmaya başlamıştır. Hatta bir dönem o kadar artmıştır ki sadece İstanbul’da otuz beş tane ayrı bando mevcuttur.(1) Askeri birlik olarak her alayın kendine has bir bandosu olması mecburiydi. Bu alay bandolarının; personelinin hemen hemen tamamı, yerel halkın içinden, bu işe yatkın ve yeteneği olan insanlardan seçilerek oluşturulmuştu. Bu tip bir topluluktan da notayı icra etmeleri beklenemezdi. Alaylı tabirinin bu bandolardaki icracılardan dolayı ortaya çıktığını belirtmek sanırım yanlış bir ifade olmaz. Bu alay bandoları da kendi yörelerine ait kahramanlık türkü ve şarkılarını (eğer düzenleme denilirse) çalgı aletlerine göre düzenleyerek çalarlardı. Bandonun halka sevdirilmesi anlamında bundan daha güzel bir metot düşünmek o dönem için mümkün değildir. Çaldıkları eserlere örnek verecek olursak “Ey Gaziler”,”Cezayir”,”Osman Paşa”,”Plevne” gibi marşları, “Yemenim Turalıdır”, “Sabahın Seher Vaktinde Görebilsem Yârimi”, “Kâtibim” , “Kozanoğlu”, “Çilhoroz Dağları”, “Bingöl Yaylaları” gibi türküleri sayabiliriz. Bir dönem, bandoların alaturka çalması tamamen yasaklanmıştı. Herhangi bir esere; “çalınmasında sakınca yoktur” onayı verilmezse o eser çalınamazdı. Bu yasağın sebebi müziğin sanat değerini ölçmek yerine halk tarafından gayet iyi bilinen güfteli eserlerin içerisinde, sakıncalı bir söz ya da kelimenin geçmesini önlemek amacını taşımaktaydı. Fakat bu yasağın alay bandolarına kadar inmesi söz konusu değildi. Alay bandolarının üzerindeki denetim daha az olduğundan dolayı alay bandolarında çalınan eserlerde herhangi bir kısıtlamaya gidilmemiştir.

Kırsal alanlardaki alay bandoları klasik batı eserlerini çalamazlar hatta dört dörtlük müzikleri hiç çalamazlardı. Daha ziyade vals ve mazurkalar ayrıca yürüyüş marşları icra ederlerdi.(1)

Bandolar halk şarkılarını öyle benimsemişlerdi ki; her halk ezgisi adeta bir ana tema gibi kullanılırdı. Eserin girişinde ana temaya bağlı kalarak sekiz ya da on altı ölçülük küçük bir melodi çalınır daha sonra asıl melodiye gelinirdi. Eser sözlü veya sözsüz olarak icra edildikten sonra, final kısmında, tekrar sekiz ya da on altı ölçülük farklı bir melodiyle bitirilirdi. Bu eserlerin armonilenmesi çok basit bir anlayışta olup melodi sesinin üzerine üçüncü ve beşinci derecelerin eklenmesi suretiyle çok sesli hale getirilirdi. Eser; tonik, alt dominant ve dominant yedili akorlarının çözümlenmesi ile oluşturulurdu. Fakat bu müzisyenler her akorun özel adını bilmezlerdi.(1)

Armonilenecek eser partitür denilen bir tablo üzerinde sınıflandırılır ve armoni hareketleri esas olarak alto, trompet, trombon ve bas üzerinde kurulurdu. Örnek verecek olursak; do majör tonunda bir eser varsa önce bu eserin birinci akoru olan “do-mi-sol” ele alınır. Bu akorun üst notası “sol“ olduğu için dominant yedili akoru  “sol” notası üzerine (sol-si-re-fa) kurulurdu. Üçüncü akor olan alt dominant akoru “fa” notası üzerine (fa-la-do) kurulurdu. Bu üç akorun enstrümanlar üzerinde dağılımını inceleyecek olursak tonik akoru; sol ve do altoya, do ve mi trompete sol ve do trombona verilir basa ise do veya mi notalarından biri verilirdi. Bu tarz bando düzenlemesine “Hacı Ahmet Takım Kurması” denilirdi. Hacı Ahmet’in bando subaylığı yapmış ve Harput’lu bir Türk olduğu söylenir.(1)

Alay bandoları bütün imkân ve yeteneklerini bu tip halk ezgilerini icra etmek alanında kullanmışlardır. Bu tarz bando müziğini diğer müzik çeşitlerinden üstün tutarlardı. Bu bandolar, askeri bando müziğinin toplum tarafından benimsenmesinde önemli katkılar sağlamışlardır.

CEVAP VER